Devletçi “sol”, devletçi liberalizm ve Saray Rejimine karşı mücadele

Eğer bir gerçeği olduğu gibi tanımlamaktan kaçınıyorsanız, bilerek ya da bilmeyerek kaçınıyorsanız, giderek mistik şeyleri gerçeğin yerine koymaya başlarsınız. Ve bunu eğer bir süre sürdürürseniz, sonuçta, sizin için gerçeğin de bir anlamı kalmaz. Ta ki, kafanıza bir taş düşene kadar.

Saray Rejiminin niteliğini görmek istemeyen, bilerek ya da bilmeden görmezlikten gelen, Saray Rejimini kavrayamayan her siyasal eğilim, bugün, ülkemizde yaşanmakta olan gerçeklikten, bu nedenle uzaktır. Bir çeşit mistik bir âlemde yaşar gibidirler.

Bunların kimler olduğunu bir yana bırakalım ve savundukları görüşleri ele alalım. Savundukları görüşlerin ortak noktası, tıpkı bizim gibi, Saray Rejimini lanetlemek ya da lanetliyor gibi yapmak. Diyelim ki, ortak noktamız burası. Her biri, Saray Rejiminden yakınmaktadır, muzdariptir. Bunu söylerken, yanlış anlaşılmasın, hiçbiri ya da birkaçı hariç çoğu, Saray Rejimine “Saray Rejimi” demiyor. Hayır. Bu konuda bir ortaklaşmamız yok. Ama her biri “yaşananlardan rahatsızdır ve bir değişiklik istiyor.” Diyeceksiniz, bunu istemeyen var mı, burayı ortak nokta almak acaba yerinde mi? Sorabilirsiniz. Biz de tam da bunu anlatmaya çalışacağız. Kimisi aslında Saray Rejiminden kurtulmak istiyor, kimisi de aslında bu konuda bir şey yapmaya niyeti olmayan insanlar gibi davranıyor. Her biri de mücadele ettiğini söylüyor. Acaba, Saray Rejimine karşı nasıl mücadele etmeli ve bugün ne yapmalı? İşte bizim esas tartışma konumuz budur.

Evet Saray Rejiminden rahatsız olanların sayısı hayli kabarıktır. Öyle ise Saray Rejiminin karşısında yer alanları, görüntüde ya da gerçekte karşısında olanları sonraya bırakalım ve Saray Rejiminin destekçilerinden başlayalım. Saray Rejiminin yanında olanlar kimlerdir? Bu soruyu doğru yanıtlamalıyız.

(a) Tüm emperyalist Batı. NATO ve ABD, AB ve İngiltere, Japonya. Yani, emperyalist sermaye, yani büyük tekeller. Bunu anlamak için, Türkiye’nin bir sömürge olduğunu kabul etmek önemlidir. Türkiye, Batı’nın ortaklaşa sömürgesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İngiltere, Türkiye’yi ABD’ye devretmiştir. Aslında kendisi başlangıçta bir paylaşım savaşı olmayan İkinci Dünya Savaşı, sonuçta İngiltere, Fransa, ABD arasında yeni bir paylaşıma yol açmıştır. Sovyetler’in zaferi, emperyalist cepheyi birbirine yapıştırırken, onlar da kendi aralarında sömürgelerini yumuşak ya da şiddetli al-ver yolu ile yeniden organize etmişlerdir. Ve bugün, emperyalist Batı’nın, bizim vurgumuzla beş emperyalist gücün (ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya. Bu vurgumuz, mesela İtalya bir emperyalist güç değildir, demek için değil, esas savaşın bu beş güç etrafında şekillendiğini vurgulamak içindir), İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının ortadan kalkması nedeniyle, süreci Birinci Dünya Savaşı dönemine taşıma kararlılıklarının yeniden paylaşım demek olduğunun altını çizmek gerekir. TC devleti, siyasal olarak ABD’ye bağlıdır. Gizli devlet, derin devlet vb. ne ad veriliyorsa, bu NATO’dur. Türkiye ekonomik olarak ise ABD’den çok AB sermayesinin kontrolündedir.

İşte tüm bu kamp, a’dan z’ye Saray Rejiminin hem yaratıcısıdır, hem de destekçisidir. ABD’nin “yeni Türkiye” modeli, Fuller tarafından yazılalı, 25 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Erdoğan’ın “keşfi” ve ülkenin başına “seçilmesi”, tıpkı bugünlerde Şara’nın Suriye’nin başına getirilmesi gibidir (Suriye’de olup biteni “küresel cihat” olarak kendinden menkul bir dinamiğin sonucu görenler, yanılmaktadırlar. Şara, Epstein belgelerinde de konusu geçtiği üzere, önceden seçilmiştir. Emperyalist ABD, Batı ve NATO’ya bağlı aparatları, emperyalist efendinin kararları dışında, bir bağımsız tarihsel-toplumsal nesnellik içinde anlamaya çalışmak, sonuçta yanıldığını bile anlamaktan uzak hâle gelmeye yol açar). Erdoğan, yaşının verdiği etki ile, bugünlerde Şara’ya hasetle bakmaktadır. Nasıl ki Suriye “devleti” denilen şey hikâyedir ve Şara bir vitrin aktörüdür, benzer biçimde Erdoğan da bir vitrin karakteridir. Suriye’den farklı olarak Türkiye’de bir devlet vardır.

Saray Rejimi, burjuva devletin, çağımızın burjuva devleti olan Tekelci Polis Devletinin, olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Burada figür olarak Erdoğan ve Bahçeli’yi saymak ve iktidarı onlarla sınırlı düşünmek büyük yanılgıdır ve devlet denilen şeyi anlamamaktır. “Tek adam rejimi”, “patrimonyal sultanlık”, “AKP-MHP faşizmi”, “İslamcı faşizm” gibi adlandırmalar, sadece hatalı değildir, Saray Rejimi ve devletin gerçek karakterini anlamayı zorlaştıran adlandırmalardır. “Saray iktidarı” da öyledir. İktidar, egemenin iktidarıdır ve bu burjuvazidir, tekellerdir, emperyalist sermayedir. Bu da bizi devlete götürür. O zaman “saray devleti” demelisiniz. İktidar, bazan da hükûmet yerine kullanılır. Eğer saray iktidarı varsa, saray muhalefetinden mi söz edeceğiz? Saray, yönetimin merkezidir, parlamento vb. göstermeliktir, yok hükmündedir. Ve burada bir rejim organize edilmiştir, hâlâ da edilmektedir.

Neyse, buradan gidersek, yazı çok uzayacaktır. Ama bu konuda bizim görüşlerimiz belgelidir. Bu belgeler herkese açıktır, ulaşılabilirdir, yeter ki merak eden çıksın.

(b) Saray Rejiminin ikinci sahipleri, destekçileri, ülkemizdeki büyük burjuvalardır, yani Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar, büyük bankalar, büyük holdinglerdir. Tekelci sermayedir. Bu tekelci sermaye, uluslararası sermayenin uzantısıdır. Çıkarları ortaktır.

(c)- Üçüncü güç, AK Parti döneminin başından başlayarak, Saray Rejimi döneminde daha da gelişen, parababalarıdır. Mesela uyuşturucu baronları, mesela inşaat mafyaları, mesela büyük vurguncular vb. Bunların önemli bir bölümü, Saray eli ile zengin olmuştur.

Bu üçüncü kesimi doğru analiz etmek gerekir. Koçlar gibi burjuvalar, başlangıçta, yağma ile, devlet desteği ile, sermayenin Rum, Ermeni ve diğer kesimlerden zor ve katliamla alınması ve devlet desteği ile transfer edilmesi yolu ile doğmuşlardır. Her birinin hikâyesi ayrıdır ve kanlıdır. Ama Sanayi Kalkınma Bankasının 1950 sonrası dosyaları durumu gösterir niteliktedir. Savaş döneminde zenginlerin nasıl yaratıldığını anlamak için Erol Toy’un İmparator çalışması ilgiye değerdir. Bunları sadece şunun için vurguluyoruz; yeni zenginlerin yaratılması sadece AK Parti dönemine ait değildir, öncesi de vardır.

İşte bu yeni parababaları, aslında köklü bir burjuva kültüre sahip değildir. Saray, onların boğazını tutmaktadır.

Fatih Altaylı, Saray Rejiminin baskısından nasibini almış bir burjuva gazetecidir; liberal ve devletçidir. Liberal devletçi nasıl olunur, bunu tartışacağız. Ama öyledir. Devletçidir ve aslında sadece Saray Rejimine karşı çıkmaktadır. “Karşı çıkmak” geniş bir yelpazedir ama suskunluğun yaygın, Saray yalakalığının bir film kahramanı olduğu bugün, “karşı çıkmak” önem kazanmıştır. Ve Altaylı, asla devlete karşı çıkmamıştır, çıkmaz. O nedenle asla tam bir liberal bile olamaz. Bizde liberaller, tekelci çağın ve sömürge ülkenin liberalleri oldukları için, devletçi liberallerdir. Sömürge ülkenin insan üzerinde etkisi vardır, liberali de biraz farklı oluyor. Altaylı, “cumhurbaşkanına öldürmek amaçlı saldırı”dan gözaltına alınmıştır. Ve çıkarken, “ben artık siyasal yorumlar yapmayacağım, kültür ve sanatla ilgileneceğim,” demiştir. Ve bunu derken, ülkemizin burjuvalarını, burjuva olmamakla suçlamıştır. Demek, TÜSİAD’ın yetersiz tepki verdiğini ima etmektedir. Demek ki, yeni zenginlerin ortaya çıkmasından büyük burjuvaların rahatsız olduğunu düşünmektedir. Ve bu rahatsızlığı fazlaca abartmış, devletin içinde kendini destekleyecek güçler olduğuna inanmıştır. İşte size liberal devletçi olunca ortaya çıkan tablo.

Ama Altaylı durumu anlamamıştır. Ülkemizin, kendisi tarafından desteklenen ve hizmet edilen burjuvalarının karakterini, tarihini bilmemektedir. Dahası, bu burjuvaların, bir dönemin bu “yeni zenginleri” gibi olduklarını unutmuştur.

Bu yeni zenginlerde burjuva kültür eksiktir, daha çok yağmacı, daha çok mafyatiktirler.

Şimdi Altaylı, kültür ve sanat ile ilgilendiğinde, belki bu burjuvalara, kültür ve sanat öğreteceğini düşünmektedir. Ama boşuna. Eğer çatal kaşık nasıl tutulur, eğer yemek adabı nedir, eğer kadına toplum içinde nasıl davranılır gibi “nezaket” kurallarını öğretecekse, bilmelidir ki, onların buna hiç ihtiyacı yoktur. Umarız, Saray’a, dolarlar yolu ile bağlananların yanına tez elden katılmaz. Yani, umarız Altaylı’dan bir Ahmet Hakan çıkmaz.

Bu Altaylı üzerine cümleler, aslında bizim, bu üçüncü kesimin yağmacılığını açıklamak içindir. Ağar mesela zengindir ve uyuşturucu baronu olarak ABD’nin hizmetindedir. Ondan zengin olur ama sermayedar olmaz. Sermayedar olması daha uzun yol ister. Ağar, mesela Mehmet Cengiz’i iyi anlar. Her ikisi de birbirini anlar. Cengiz, mesela Ağar’ın ayağına basmak istemez. Bilal’in ayağına basmakta özgür olabilir. Ağar’ı yatak odası ve salonda, evinin her yerinde hürmetle anar, ama içinden, tuvalette iken küfreder. Ama Bilal’e salonda zoraki hürmet eder, yatak odasında küfrü basar.

Bu yeni türeyen zenginler, bir yandan sermaye transferi nedeni ile ortaya çıkmaktadır, ama diğer yandan da emperyalist paylaşım savaşımı nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Savaş, yağma ve rant olmadan, bu kesimlerin gelişimi söz konusu olmaz. Bunların her birinin tarihi, emperyalist güçler arasındaki savaşıma bağlıdır. Yeri gelmişken, neden hepsinin savaş sevici olduğunu da anlayabilirsiniz.

(d) Tüm bu yağma, rant ve savaş ekonomisinden pay alan bazı burjuva kesimler de Saray Rejiminin destekçileridir. Bunlara Saray Rejimi “Anadolu Kaplanları” adını vermektedir. “Anadolu Fareleri” daha uygundur. Yalnız bunlar biraz fazla semiz hâle gelmiş farelerdir, bunlara fare demek, aslında farelere hakaret anlamı da taşıyabilir. Tutucudurlar, gericidirler ve her türlü komisyonculuk ve tefecilik, kumar ve dolandırıcılık işinde ustalaşmaktadırlar. Bunlara “yerli ve milli sermaye” denmektedir ve bizim liberal solun ulusal sermaye dedikleri bunlar değilse kimdir, bakkal mı, kasap mı, esnaf mı? İşte “ulusal”cılık ile sol siyaset yapacağını düşünenlerin muhatapları bunlardır.

Eğer aklınıza bazı gazeteler, gazeteciler, “aydın”lar, uzmanlar vb. geliyorsa, onların her biri, bu dört gruba, daha çok da ilk üç gruba bağlı olarak görev almış Saray personeli olarak adlandırılabilir. Bunlar, bu sınıf ve katmanlara bağlıdırlar. Siyasal açıdan bunların karanlık yayma potansiyelleri vardır. Mesela Altaylı, geçmişte bunlardan biri idi. Gezi Direnişi döneminde Erdoğan’ın yanıtlarını soruluyordu ve penguen televizyonculuğu yapmaktaydı. Yeni yetişenler, efendilerinin gözüne daha fazla girdiler ve belki de kendisi hesap hatası yaptı. Onu hapse götüren süreç bundan ibarettir.

İşte Saray Rejimi bunların eseridir. Eser sahibi, NATO ve büyük sermayedir (yerli ve yabancı sermaye).

Saray Rejimi, devletin olağan yöntemlerle yönetememesinin sonucu, devletin olağanüstü örgütlenmesidir. Ve tüm burjuva partiler bunun içindedir. Saray Rejimi, AKP-MHP faşizmi ya da AKP-MHP iktidarı demek değildir. Saray Rejimi, Erdoğan iktidarı, tek adam rejimi, sultanlık ya da patrimonyal sultanlık değildir. Saray Rejimi, saray iktidarı değildir. Saray Rejimi, üç etkene bağlı olarak şekillenmiştir: Birincisi Kürt devrimidir, bunu bastırmak için devreye sokulmuştur. İkincisi Gezi ile başlayan kitlesel siyasal direniştir ve bunu bastırmak istemektedirler. Ve üçüncüsü emperyalist Batı içindeki paylaşım savaşımıdır. Şimdi, tüm kurumlarda bu emperyalist güçlerin uzantıları vardır. Örnek olsun, bir tane AK Parti yoktur, en az beş tane vardır. Bir tane Menzil tarikatı, bir tane Gülen tarikatı yoktur, her biri en az beş tanedir.

Saray Rejimi, parlamentoyu devre dışı bırakmıştır. Parlamento bir çeşit sekretarya bile değildir. Parlamento tümü ile işlevsizdir. Sadece göstermeliktir.

Buna bağlı olarak siyasal partiler, burjuva partiler birer parti değildir. Her biri bir çeşit çetedir.

Saray Rejimi, ABD için, NATO için bir tetikçidir. Tüm bölgede ABD politikalarının açık tetikçisidir.

Peki Saray Rejimine kim karşıdır? Bu karşı olma hâli, farklı farklı biçimlerde ifade bulmaktadır.

Karşı olanların başında işçi sınıfı gelmektedir. İşsizi, emeklisi ile tüm işçi sınıfı, bu Saray Rejiminin tam karşısındadır. İşçilerin Saray Rejimine karşı eylemleri gelişmiş olduğundan değil, nesnel olarak durum budur ve bunun sonuçları ortaya çıkmaktadır. Öğrenciler, kadınlar bu rejime karşıdır. Bu açıdan bakılırsa tüm bir halktan söz etmek mümkündür. Esnaf ya da genel adı ile küçük burjuvazi, konumunu kaybetmekte, işçi sınıfına doğru itilmektedir ve bu nedenle ciddi ölçüde rahatsızdır. İşçi sınıfı ve müttefikleri sadece Saray Rejimine karşı değildir, aynı zamanda tüm sisteme, kapitalist sisteme de karşıdır. Aslında Saray Rejimi önde olsa da burjuva devletin kendisine karşıdır. Bunun ne denli siyasal bir bilince dönüşmüş olduğundan bağımsız konuşuyoruz. Henüz bu siyasal bir bilinç hâli olarak kitlelerde yer etmiş değildir.

Bu rahatsızlıklar, burjuva cephe içinde de karşılık bulmaktadır. Şu ya da bu nedenle iktidara alternatif olma potansiyeline sahip olan CHP, özellikle İmamoğlu’nun adaylığı nedeniyle Saray’ın saldırılarına maruz kalmaktadır. Saray Rejimini oturtmak, aslında iç savaş hukukunu hayata geçirmek demektir de. Bu nedenle baroya karşı saldırılar süreklilik kazanmıştır. İmamoğlu da bu saldırılardan payını almaktadır. Ya bizden yana olacaksın ya da bertaraf olacaksın sözü günceldir. Demek ki, burjuva kesim içinde de Saray Rejimine karşı olanlar vardır.

Şimdi, bu noktada ortaya çıkan politik yaklaşımlara bakmak gerekir.

En çok seslendirilen sözler, ulusallık, tam bağımsız olma hâli, demokrasinin tesis edilmesi ve bu doğrultuda erken genel seçimdir.

CHP, İmamoğlu’nu aday olarak ortaya çıkartmıştır. İmamoğlu, bu sisteme, burjuva devlete karşı değildir. Tersine devletçidir. CHP de öyledir ve devletin kurucu partisi olmakla övünmesi zaten bunu ifade etmektedir. Ancak içinden geçilen koşullar, savaş politikaları, kitlelerin sistemden rahatsızlığı nedeniyle Saray Rejimi, baskı politikalarını daha da artırmaktadır. Bunu yapmak için, sadece devrimci harekete, sadece işçi hareketine, sadece öğrenci hareketine, sadece kadın hareketine saldırmıyor. Bu saldırılar artık işlevsiz kalmakta, yetersiz bulunmaktadır. Bu durumda öne çıkan bazı “aydın” isimleri susturmak ve CHP’yi Saray’a bağlamak için baskı ve şiddet artırılmıştır. CHP’ye karşı saldırılar, aslında burjuva ve devletçi karakterine rağmen devreye sokulmuştur. Tüm toplumsal muhalefeti susturmanın yolu buradan geçmektedir. Bu nedenle 19 Mart direnişinin önüne kapılan CHP’nin yeni yönetimi, saldırılara karşı durmaya başlamıştır. Ama bu karşı duruş, sürekli devletçi bir politika çizgisindedir. CHP yönetimi, açık olarak Saray Rejimine karşı tutum almaktan çekinmektedir. Zaten bunu yapması da beklenen değildir. Ama tüm bu uslu muhalefete rağmen CHP’ye dönük saldırılar geri düşmüyor. Son olarak Ocak 2026’da yaşanan iki örnek önemlidir; biri Ahmet Özer’e verilen cezadır, ikincisi de İmamoğlu’nun diploma davasının kararıdır. Üçüncü örnek Şubat 2026’da yaşanmıştır, Ayşe Barım ceza almıştır ve ceza aldığı konu, hükûmeti yıkmaya teşebbüs etmektir. Demek ki, Saray Rejimi şu an, saldırıyı daha da artırmaktan yanadır.

Peki, bu durumda, ulusal çıkar adına, yağma ve savaş ekonomisine dur demek mümkün müdür? Elbette değildir. Çünkü ulusal çıkar burjuvazinin çıkarıdır ve hiçbir burjuva, yaşadığı bunalım nedeniyle, bizzat işçileşmeden, işçi sınıfından yana tutum almaz, alamaz. Demek ki ulusal çıkar, Saray’a destektir. Mesela Suriye’de işgalci bir güç olan TC devletinin karşısına “ulusal çıkar” ile mücadele edilebilir mi? Libya’ya saldırıyı desteklemek, Suriye’deki işgali desteklemek Saray’a karşı mücadele midir? Kürt katliamları “ulusal çıkar” adına yapılmıyor mu?

Aynı biçimde “tam bağımsız Türkiye” sloganı da yetersiz ve temelsizdir. Emperyalizmden kurtuluşun tek yolu vardır, o da sosyalist devrimdir. Bunun dışında bağımsız vb. olmak mümkün değildir. Emperyalizmi kovmak, uluslararası sermayeyi kamulaştırmak, eğer onların uzantılarını kamulaştırmak demek değil ise, ne demektir? Şimdi biz, kapitalist sistem içinde kalarak mı “tam bağımsız” olacağız? “Tam bağımsız” olma hâli, iyi yöneticilere sahip olmak mı demektir? Elbette dostlarımız diyecek ki, biz bunu kastetmiyoruz. Öyle ise kastettiğiniz sosyalist bir ülke midir? Öyle ise, sosyalist Türkiye demeniz yeterlidir. Ve sosyalist bir ülke, dünya devrimci hareketine elbette bağlı olacaktır.

Liberal devletçilerimiz, ulusalcı solcularımız, demokrasi âşıklarımız hep birlikte, şimdi erken seçime kilitlenmişlerdir. O kadar ki, CHP, kendi içinde İmamoğlu’nun yerine yeni adaylar aramaktadır. Özgür Özel aday olursa diye tartışmaktadırlar. İmamoğlu’nu vererek, Saray Rejimine karşı bir tek adım atılabilir mi? Elbette değil. İmamoğlu’nun daha iyi ya da Özgür Özel’in daha kötü olduğunu tartışmıyoruz. Bundan bize ne? Bizim söylediğimiz, böylesi bir anlaşmanın sonucunun belli olduğudur. İmamoğlu ile seçime giremiyoruz çünkü adam hapiste, bir bahanedir. Zaten mücadele etme sınırını da ortaya koymaktadır. Öyle ise, onu çıkartacaksın ve bunun için AB veya ABD’ye yalvarmak dışında yol bulacaksın. Yani, ciddi olmak gerekir. CHP gençliği şöyle düşünmelidir: Neden bir doğal hak olduğu hâlde bir kişinin seçime girmesini önlemek için bunca şey yapılmaktadır? Öyle ise, siz neden bu adayı değiştirmeyi düşüneceksiniz?

Şimdi işçi sınıfının sloganına bakalım. Biz, genel grev ve genel direniş diyoruz. Birincisi budur.

Biz, tüm toplumsal direnişi bir araya toplayıp yönetecek, geliştirecek ve yayacak bir yol olarak birleşik emek cephesini savunuyoruz. İkincisi budur. Bu, ikincisi, daha çok devrimci temelde hareket eden siyasal hareketlerle ilgilidir.

Biz, bütün yollar Saray’a çıkar ve işçi birlikleri Saray’ı yıkar, diyoruz.

Öyle sayısı yüze varan mitinglerin yeterli olmadığını söylüyoruz.

Bizim hattımız belli, işçi sınıfının, devrimci işçilerin, devrimci sosyalist kadınların, sosyalist gençlerin çizgisi bellidir.

Peki, şu sorunun zamanı değil midir?

Asgarî ücret tüm toplumsal yaşamın tek gerçek sözleşmesi hâline gelmiş iken, ne yapmalı? Sendikaların basın açıklamaları, işçisiz yürüyüşleri yeterli midir? Sahi bunu yapanlar, buna inanmakta mıdırlar? Bu yolla Saray Rejimine karşı gerçek bir mücadele mi yürütüyorlar? Yaptıklarına yeni ne ekleyecekler? Buna mücadele diyebilir miyiz? Diyelim ki dedik, bununla sonuç alacağınıza inanıyor musunuz? Neden genel grev ve genel direniş demiyorsunuz? Çünkü genel grev ve genel direniş çağrısının en çok devrimcilere yarayacağını, işçileri uyandıracağını düşünüyorsunuz. Öyle ise siz, devrimcilere yaramasın diye, işçiler uyanmasın diye, özel bir duyarlılığa sahipsiniz. İşçiler uyanacaklarına, sokaklarda direniş yayılacağına, genel grevle fabrikalar stop edeceğine, Saray Rejimi kalsın, onunla uzlaşalım, diyorsunuz. Sizin düşmanınız işçi sınıfıdır, Saray Rejimi değil.

Burjuva liberaller, demokrasi âşıkları hep birlikte, hukuk yoktur, diyorlar. İyi de, bu erken seçim ile mi sağlanacak?

Ya da Demirtaş, içeriden nasıl çıkartılabilir? Mahkemelerde Saray Rejiminin insafını beklemekle mi?

Tek çıkış yolu şekillenmektedir: Genel grev ve genel direniş.

Evet, CHP, biz devrimci işçilerle yürümeyecektir, peki ama İmamoğlu’nu nasıl içeriden çıkartacaklardır? İmamoğlu içeride kaldığı sürece nasıl seçim kazanacaksınız? Bu, yeni aday bulmakla çözülecek bir sorun mudur?

Biz kimseye, sonuna kadar bizimle yürüyün demiyoruz. Zaten onların nereye kadar yürüyeceklerini biliyoruz. İyi ama, genel grev ve genel direniş dışında ne yaparak adım atacaksınız? Ya da yarın devrimci işçiler, eninde sonunda bu genel grevi örgütlediklerine ne yapacaksınız, tutumunuz ne olacak? İşçilere karşı, Saray Rejiminin yanında mı saf tutacaksınız?

Demek ki bazı “muhalifler”in işçi sınıfından, devrimden korkuları, onları Saray Rejimi ile uzlaşmaya itmektedir. Bu nedenle, akıl almaz cambazlıklar ortaya koyuyorlar. O kadar yeteneklidirler ki, “Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir,” demekten başka bir şey yapamıyorlar. Çaresizlik onların ellerini kollarını bağladığı için, işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin de kollarını bağlamak istiyorlar.

Yaşam, toplumsal mücadele, en geniş kesimlerin önüne genel grev ve genel direnişi koymaktadır. Bu elbette işçi sınıfı için bir gerekliliktir. Ama bu aynı zamanda, devrimci sosyalist bir çizgiye sahip olamasa da solun bir talebi değil midir? Bunun dışında nasıl bir adım atacaklar? CHP’nin kuyruğuna takılıp erken seçim mi diyecekler? Erken seçim diyeceklerse, buradan ne çıkacağını düşünüyorlar? ABD, NATO her seçimin sonucunu belirlemektedir. Ancak kitlesel bir direniş ile bu tablo anlamlı biçimde değiştirilebilir. Biz, burjuva devletin kendisine karşıyız ve Saray Rejimini yıkarak, burjuva devleti parçalamayı ve sosyalizmi kurmayı hedefliyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz ve edeceğiz. Peki liberal sol Saray Rejiminden nasıl kurtulacak? Basın açıklamalarıyla mı, yoksa TV kanallarında iktidarı eleştirerek mi? Bu, artık işlevsiz hâle gelmiş, yakınmalarla mı? Peki CHP, Saray Rejimini seçimde nasıl yenecek? AK Parti ve MHP’nin oy oranının yüzde 20’lere düştüğü bir ortamda Saray Rejimini, Erdoğan’ı meşru görerek mi? Seçimi kazanmak için ABD ve AB’ye yalvarıp, İngiltere’ye sığınıp, bize sağlıklı bir seçim ortamı sağlayın, diyerek mi? Her seçimde hile olduğu, seçimin sonuçlarının önceden belli olduğu bilindiği hâlde, Demirtaş’ı, İmamoğlu’nu içeride bırakarak seçime gitme politikası ile mi?

Aslında tüm toplumsal muhalefetin, sadece devrimci işçi hareketinin, sadece kadınların ve gençlerin değil, istese de istemese de CHP’nin de önündeki adım, genel grev ve genel direniştir. Kitlelerin Saray’a yürümesidir.

CHP, mesela DİSK içinde ciddi bir güce, maalesef ki sahiptir. Bu çağrıyı sendikalar yapmamaktadır. Oysa tüm muhalefetin önünde gerçek bir adım atma görevi vardır. Elbette onların genel grevden beklediği şey başkadır. Ama ne olursa olsun, bu sorun ortadadır. CHP ya da liberal sol ya da hangi türden olursa olsun Saray’a karşı olduğunu ilan eden hiç kimse, genel grev talebini görmezden gelemez.

Ya “Saray’dan yanayız” demelisiniz ya da gerçek bir adım atmalısınız.

Bugün, işçiler, emekliler, işsizler, kadınlar ve gençler, üretimden gelen gücün kullanılması görevi ile karşı karşıyadırlar. Bu elbette, en başta devrimci işçilerin görevidir. Bu açıdan örgütlenmek, devrimcileşmek, işçi sınıfının devrimcileşmesi, her şeyin önündedir. Ancak, genel grev, sadece bizim, biz devrimcilerin talebi değildir. İşçilerin, işsizlerin, emeklilerin, kadınların ve gençlerin, yani toplumun çok büyük kesiminin talebidir.

Biz elbette devrimci işçilerle bu kesimlerin, liberal solun, UluSol’un, CHP’nin Saray’a karşı muhalefetinin bizimki ile aynı olmadığını biliyoruz.

Soru şudur, mücadelenin bugünkü aşamasında, ne yapılmalıdır? Genel grev ve genel direniş, elbette liberalleri, elbette demokrasi âşıklarını, elbette “TC devleti sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini sürekli tekrarlayanları korkutmaktadır. Ama yaşam, bu talebi önümüze taşımaktadır. Sadece bizim önümüze değil, herkesin önüne.

Eğer bir kişi, bir siyasal grup, bir sendika, bir siyasal parti Saray Rejiminin yıkılmasını istiyorsa, önünde somut olarak duran işi görmek zorundadır. Asgarî ücret tartışmalarına son vermek istiyorsanız, adım bellidir: genel grev ve genel direniş. İşsizliğe, açlığa karşı mücadele etmekte gerçekten ciddi iseniz, sloganınız bellidir: genel grev ve genel direniş. Eğer siz baronun yargılanmasına, attığı mesajlar nedeni ile insanların tutuklanmasına vb. karşı iseniz, sloganınız bellidir: genel grev ve genel direniş. Önümüzde duran görev, seçim için Saray’dan gün istemek değildir, genel grev ve genel direniştir. Sendikacı iseniz ve gerçekten işçi sendikacılığı yapmak istiyorsanız, işiniz genel grevi örgütlemektir. İç savaş hukukundan rahatsız iseniz talebiniz, Saray’ın küçük şekilleri olan adalet saraylarına koşmak değildir, genel grev ve genel direniştir. Kadına karşı şiddete karşı iseniz, kadın cinayetleri politiktir demelisiniz ve yanıtınız genel grev ve genel direnişi örgütlemek üzere birleşik emek cephesine güç vermektir. Eğer öğrenci iseniz ve barınma sorunu nedeniyle okuyamıyorsanız, sloganınız direniş olmalıdır, genel direnişin bir parçası olarak direniş. Kısacası tüm toplumsal muhalefet için, Saray Rejiminden rahatsız olan herkes için, velev ki bizim gibi Saray Rejimini yerle bir etme hedefiniz olmasa da, çıkış yolu, genel grev ve genel direniştir.

Saray Rejimine karşı savaşımın yeni bir dönemine giriyoruz. Şimdi görevimiz sadece genel grev ve genel direniş sloganını haykırmak değildir; bizzat bunu, genel grev ve genel direnişi örgütlemektir. Biz devrimci işçiler bilmeliyiz ki genel grev ve genel direniş, toplumun tümünün talebidir ve hangi nedenle olursa olsun, Saray Rejimine karşı olduğunu söyleyen bir siyasi hareketin bu slogana gözlerini kapaması affedilmezdir. Hiçbir siyasal hareket, erken seçim sloganını, genel grev ve genel direnişin önüne geçiremez. Bunu yapan her siyasal hareket, adı ne olursa olsun, gerçekte, Saray Rejimine karşı yükselen toplumsal muhalefeti yok etmek için uğraşmaktadır. Burası, genel grev ve genel direniş talebi, bir ayrım noktasıdır. İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, gençlerin talebi budur. o

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz